Saray Cezaevi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Saray Cezaevi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Şubat 2010 Salı

KISKANÇLIK

Paylaşamam kimseyle,
sessiz geceleri.
O yüzden tutarım hep gece nöbetlerini
isteyerek.
Kafa tasımın içindeki mercimeği kıskanırım,
kırışamam kimseyle.
O yüzden giderim hep
burnumun doğrultusuna...

Bütün renkler sizin olsun,
maviye dokunmayın sakın.
Tek tesellimdir benim GÖK yüzü...

Tüm dünyayı size bağışladım,
köyümde bir kulübe verin bana...

YER yüzünün bütün çiçekleri
varsın sizin olsun.
Bir tek kırmızı karanfil yeter bana...
Sarayların tümü sizin olsun,
dilediğiniz gibi oturun, helâl olsun...
Bir tek hürriyetim var ki,
kimseyle paylaşamam şart olsun.

Neco Hoca,
İstanbul 2000

29 Aralık 2009 Salı

YILBAŞI SERENADI

Bir yıl daha silindi,
alacak hanemden...
Üç yüz altmış beş kere çentik vurdum suratına
dünyanın..
Yeni takvim asılınca duvara,
fark ettim bunu.

Oysa ki ben,
durdurmuştum zamanı kendimce,
seni görünceğe kadar...

İlk yaprağında bir "kardelen" var takvimin,
ama üç aya bedel...
Oldukça nazlı, boynu bükük ve güzel.
Her aya bir çiçek bile çok görülmüş,
koskoca on iki ayın çevresi dört çiçekle örülmüş...
İkincisi "sarı çiğdem",
ardından "ağlayan gelin",
son yaprak süslü bir "sklamen"
kim astı bunu bu duvara bilemem...

Bulduğumuzla yetiniyoruz ancak,
bildiğiniz gibi damdayız,
üstelik drumun farkındayız...
Zaman,
burada boncuk olur bazen, tesbihlere dizilir,
bir de bakarsın ki kibrit çöpünden bir villa olmuş.
Derme çatma bir yelkenli olur, kimi zaman,
"şahmeran" olur resimlerde savulun aman...
O kadar surat değiştirir ki zaman,
avludaki saksıdır belki de, günden güne solan.
Belki de "baykuştur" sabahlara dek bağıran...
Katlanıyor insan her güçlüğe,
istese de direniyor vücut, istemese de...

Ama o, mahpusluk sonrası,
görüpte boynuna sarılan, sahte dostların feryadları
var ya!
Hani o,
"çoktandır yoksun, nerelerdeydin" lafı yok mu ya!
İşte o koyuyor insana...
Bin yıl mahmpusluğa bedeldir o laf...

Sen içeride gün be gün duvar kazımışsın,
gün olmuş geçmemiş zaman, küfrü basmışsın,
adam karşına geçmiş:
"nasıl da çabuk geçiyor zaman"
diye ahkam kesiyor.
Kaybolan yılların için, tesbih tanesi çekiyor.

Neco Hoca
Saray Cezaevi, 1998

5 Aralık 2009 Cumartesi

TEREKE

Al !
Saçına takarsın bu çiçeği.
Kırk yılımı verdim ona,
sen hiç böyle kırmızı gördün mü?
Uğraşma!
Kanımla suladım onu...

Senin olsun gözlerim, ne güzel insanlar gördü onlar,
karanlığı ve ölümü çok iyi tanırlar,
gülerken kan ağlayanları,
bir çırpıda anlarlar...

Elbiselerim, çok eskidir
metelik bile etmez...
Ama, pabuçlarım yep yeni,
içerde pabuç pek eskimez...

Kalemim ha bitti-ha bitecek,
gözlüklerim sana yaramaz...
Havlum kullanılmayacak kadar eski,
Dam'ın tek cam küllüğü bende,
işine yarar mı?

Benden arta kalanları almaya geldiğinde,
sakın üzülme...
Bavul gerekmez, hepsi bir poşete sığar,
dert etme...
Az kalsın unutuyordum;
bir de hatıralarım var,
geride kalan!
Kendine ait olanları ayıkla,
Gerisini yak...

Neco Hoca
Saray Cezaevi

21 Ekim 2009 Çarşamba

BU GÜNKÜ MENÜ

Ispanaklı börek de olsa, seni sevmek de olsa fark etmez.
Okyanustaki balinanın omurga kemiğinden
sana tarak sunabilirim.
Kızgın güneş altında
Oran'dan Timbaktu'ya yürüyebilirim.
Yeter ki sen bu günkü menüyü söyle...

İstersen Rambo'yu dövebilirim.
Bubka'dan yüksek atlayabilirim.
Kaşıkçı'nın yatını,
Onasis'in adasını alabilirim...
Balayımızı Bahamalarda,
Yıl başını Paris'te geçirmek ister misin?
Gecikme söyle..
Eyfel Kulesi'ni kapatayım,
Çırağan Sarayını satın alıp yeniden donatayım..
Kaşıkçı elmasından yüzük mü,
Kohinor'dan kolye mi istersin?
Tercihini kendin yap,
yeter ki sen bu günkü menüyü söyle...

Kararını çabuk bildir,
ben her zaman KÖRKÜTÜK sarhoş değilim böyle.
Çabuk bu günkü menüyü söyle...

Neco Hoca
1998 Saray

12 Ekim 2009 Pazartesi

EN GÜÇLÜ MESLEK

Buldu kendisini ateş bahçesinde İbrahim.
İsa'yı diri diri çarmıha gerdiler,
uçurdular kafasını Yahya'nın,
çevirdi mezbahaya Kerbela'yı Yezit..

Derisini yüzdüler Nesimi'nin,
yüzyıllarca kardeş boğazladı Osmanlı.
Kuyuları bebe cesedi ile doldurdu Murat Paşa.
Sayısız vezir gitti aradan.

Jan Dark yanarken kahkahayla güldü asiller.
Genç Osman aklına geldikçe
utanıyor Yedikule Zindanı.
Karadenizin yüzü Mustafa Suphi'den sonra karardı.
"Çarçıra" meydanında Gazi Muhammed'den sonra
söndü tüm çıralar..

Seyyit Rıza asılırken
kıs-kıs gülüyordu İhsan bey,
Cavit bey oğlunu ideline emanet ediyordu.
Rengi uçmuştu Polatkan'ın...
Taviz vermiyordu üç civan
ne hayata-ne tanrıya-ne de cellatlara...
Bir diğeri on yedisindeydi ipte sallanırken.
Daha gonca iken biçiliyordu kökleri
dağ lalelerinin...

Hiç kimsenin kılı kıpırdamadı
bütün bunlar olurken.
Rahata uyuyordu insanlar
dereler kana keserken.
Kanlı elleri sıkabilmek için,
yarışıyordu bilmem ne zadeler.
Eğiliyordu zalimlerin önünde sözde yargıçlar.
Mazlumların kanı akıtıldıkça
daha hızlı çalıyordu çanları zangoçlar..

Zaman akıp geçse de
dans eden aynı Felek,
inanın sevgili dostlar
CELLATLIKTIR "EN GÜÇLÜ MESLEK"...

Neco Hoca
1997 Saray Cezaevi

15 Ağustos 2009 Cumartesi

SEN ARTIK YOKTUN

Sabahın ilk ışıklarına merhaba derken,
kurşuna dizdiler güneşi.
Oluk oluk kan aktı göle...
Şeftali tüylü inatlar
fırladılar yerlerinden.
Kaçıncı ordusu bilmem, kaçıncı Murşil'in,
kavgası vardı toz pembe umutlarla...
Henüz olgunlaşmamış başakları
kucaklıyordu toprak.
Oysa taneye durmak vardı yaşamda...
Okyanus gibi dalgalanmak,
meltem gibi esmek,
ve de okşamak ne güzeldi pembe teni...
Ölü balık gözlü insanlar
dolaşıyordu her yerde.
Bulutlardan haber aldım,
Yaptım takvimimi tomurcuklarla...
Hasta döşeğinde Jökond,
çamaşır yıkadığı için gizliyordu ellerini.
Nar çüçeği konmuş alnından öptüm yarını.
Dün ve dünleri bir pazarında sattım.
Barut ve kükürt öptük topluca.
Sıcak bir sancı gibi baharı,
kucaklamak geçti içimden.
Çok renkli gözlerin,
tapınmak için Tanrı ararken
Ben sana tapıyordum.
Oysaki sen artık yoktun.

Hamit Necmettin Yazıcı
Neco Hoca